Monday, April 25, 2016

Roma-Villa Borghese


Roma'ya daha önce gitmiş olmama rağmen Borghese adını hiç duymadan gelmiş olmam benim mi ayıbım daha önceki Roma tatilimin mi uydurukluğu emin değilim. Telafi için bu kez iki tam günü, haritada kocaman yeşil bir kalp gibi görünen bu hem yemyeşil kocaman bir park olan hem de içinde çok şahsına münhasır binalar ve muhteşem müzeler barındıran Villa Borghese Bahçeleri'ni gezmeye ant içmiştim. Bu ilk denememizin fotoğrafları. Hava o gün biraz soğuktu ve çok geniş bir alan olduğu için önce nereden girdik nereye gidiyoruz anlamaya çalışırken bile biraz üşümüş ve tedirgin tedirgin çocukların vücut ısılarını kontrol etmeye başlamıştık. Hem de Bernini sanatıyla bizzat tanışmak içine çok hevesli olmama ve müzelere girecek enerjimizi kaybetmemiş olmamıza rağmen.


Tamam her yer yeşil, ağaçlar, böcekler, Roma sosyetesinin sanatçılarının evleri, yazlıkları, tamam ağaçlarda fink atan papağanlar filan ama artık acıkmıştık ve o günkü hedef lezzet durağımız Da Baffetto için tabanlara kuvvet yürümeye başladık. Burası sanıyorum Roma'nın en eski ve geleneksel pizzacısı. Biz gittiğimizde uzun bir kuyruk vardı ve Asu kaşla göz arasında dışardaki masalardan birinde oturan Türklerle tanışıp, kankaya bağlayıp sonra da bizi sıranın en sonundan alıp dükkanın en güzel masasına oturttu. Bence pizzalar çok iyiydi. 4 farklı pizza sipariş ettik ama sadece mekanın adını taşıyan bu pizzanın fotoğrafını çekebilmişiz. Düşünün nasıl bir açlık:) Roma'da yediğim en lezzetli pizzaydı, fiyatlar uygundu, şarap güzeldi, ortam otantikti, bir daha gitmemek için bir sebep yoktu. Caffe Greco gibi burası da son gün tekrar gidelim dediğimiz bir yerdi ama biliyorsunuz son günü evden hiç dışarı çıkmadan, Demir'in ateşini ölçüp, bir giydirip bir soyup, çılgınca evimizi özlemekle geçirdik.
Nihayetinde bu karadeniz pidesi kılıklı nefis pizza da tadı damağımızda hoş bir anı olarak mazide kaldı.
Gider de pizzanın köşesini yumurtanın sarısına banarsanız beni hatırlayın.
Haset ve özlemle hissedeceğime eminim.




Monday, April 18, 2016

Şubatın 29'u




Neredeyse Mayıs geldi ama bu fotoğrafları bloga koymadan iki satır yazmadan olmaz. Bu fotoğraflar şubat 29'un fotoğrafları. Baba Uçal için deniz sezonunu açmanın, bebe Uçal için saatlerce kumsalda koşturup, her tarafını kumla doldurup belden aşağısını denizde yıkamanın fotoğrafları. Ankara'da evimizi, arkadaşlarımızı, okulumuzu, işimizi, maaşımızı bırakıp neden batıya göç ettiğimizin fotoğrafları. Evden çıkıp bir saat sonra, rüzgarsızken Maldivler'e taş çıkaran Ilıca'ya ulaşabilmenin mutluluğunun ve haklı gururunun fotoğrafları. 
Şubat'ın 29'unda içimiz pır pır, şükür dualarıyla deniz sezonunu açtık bu sene ama arkasında zor vazgeçişler, "hadi biz yaparız"lar, "neden olmasın"lar, hasretler, özlemler ama yine de çokca "iyi ki"ler var. 

Thursday, April 14, 2016

Roma, Merhaba!


Roma’dan döneli epey oldu ama yazmak için beklemeye ihtiyacım vardı. Ha sanki çok mu vaktim vardı yazmak için. Yok. Ama beklesem iyi olurdu. Çünkü elim ya annemin ameliyatını anlatmaya, ya teröre saydırmaya, ya çocuklara dokunanlara küfretmeye gidiyordu. Daha sakinim bugün. Bilgisayarımın yanına pazardan aldığım pembe güllerimi koydum, çocuğumu uyuttum ve uzun zamandır ilk kez uyuturken uyumamayı başardım(olleyy!!!), e biraz Roma’dan bahsedebilirim.

Roma’ya 2 çocuklu aile gittiğimiz için Airbnb’den iki yatak odalı bir ev bulduk. Ev Vatikan’a 5-10 dakika yürüme mesafesindeydi. Aslında baya merkeziydi ama pusetler, çocuklar tatilin içinde olunca daha çok takıldığımız Piazza Navona civarında kalsak daha iyi olabilirdi. Ama yine de Erman’ın muhteşem harita okuma yeteneği:) ve "gideceğimiz yere sadece 1.7 km uzaktayız hadi yürüyün" tarzı motive(!) edici konuşmaları sayesinde sadece yemek yemek için gitmiş gibi davrandığımız Roma’da bünyemize kattığımız onca pizzanın, makarnanın, dondurmanın telafisini şehri oradan oraya yürüyerek yapmış olabiliriz.


Roma’da bazı günler onlarca bazı günler hiç fotoğraf çekmemişiz neredeyse. Hiç fotoğraf çekmediğimiz günler Ankara’da bombanın patladığı günün ertesi kendimizi evden dışarı zorla atıp, atarken de hem benim çantamı hem de fotoğraf makinasını evde unuttuğumuz güne ve Demir’in ateşlenip hasta olduğu son güne denk geliyor. O yüzden bu yazının fotoğraflarını neye göre kategorize edeceğimi bilemedim. Bu yazıda coşkulu ve heyecanlı olduğumuz ilk günlerden birinin fotoğrafları var. Gezi planımızı çoğunlukla yemek yenecek yerlere göre yaptığımız için arada bazı yemek tavsiyeleri de bulabilirsiniz.
Hadi başlayalım.

Kahvaltıyı evde yapıp, ısrarla her yerde karşımıza çıkan ve gitmezseniz siz kaybedersiniz denilen Caffe Greco’ya kahve içip, meşhur tiramisusundan ısmarlayıp vakti zamanında bu mekanda takılan kıymetli büyüklerimizin(Goethe filan:)) izlerini sürmeye gittik. Hiç tiramisu insanı değilim ama tüm katılımcılar tiramisuya tam puan verdi. Ama ben fotoğrafını bile çekemediğimiz, Berilişkom hariç 5 koldan saldırıp dakikada tükettiğimiz kırmızı meyveli cheesecake için şiir yazabilirim. Çok güzeldi. Demir hasta olmasaydı son gün iki tane daha yiyip baygınlık geçirmek istiyordum. Olmadı. Napalım, mecbur bir daha gidicez. Bu tarihi mekanda, tahmin edeceğiniz üzere Roma’da içtiğimiz en pahalı(8 euro sanırım) kahveleri içtik. Biraz pahalı Roma ortalamasına göre ama bence değer. 
Gidiniz.


İlk kez selfie çubuğu aldık, kullandık. Nasıl desem biraz utanç verici geldi bana:)


Daha önce de bir kere Roma’ya gelmiş ve yürüyüp yürüyüp birden karşımda Kolezyum’u görünce aynı şeyi hissetmiştim. Bazı turistik yerlerin, tarihi yapıların abartıldığını düşünürüm. Kolezyum onlardan biri değil. Tüm kirli ve acaip geçmişine rağmen, bildiğim gördüğüm dünya üzerindeki en muhteşem ve karizmatik mimari yapı benim için. Çok yakışıklı buluyorum kendisini:) Ve bu kez yolumuz Kolezyum’a çok güzel bir havada ve çok güzel bir ışıkta, çok da kalabalık olmayan bir anda düştü. Beril’im yemeğini yedi, Demir yine güvercinleri kovaladı kimsenin basmadığı çimlerin üzerinde. Geçen sefer içini gezememiştik, bu kez iki pusete ve iki çocuğa rağmen girdik. Beklentimiz düşüktü ama mutlu olduk. İçerde muhteşem şeyler gördüğümüz için değil, içerde olmak, arenaya bakıp nefes alıp birden çok antik bir anın içindeymişiz gibi hissetmek güzel olduğu için.


Akşam yemeği için Sezin’in ve şu an hatırlamadığım birkaç kişinin daha önerisi olan Al34’e gittik. Rezervasyon şart diye duymuştum. Öylece çıktık gittik ve nerdeyse boştu biz gittiğimizde. Deniz mahsullü makarna yedim. Daha önce bir kere Venedik’te bir deniz mahsullü makarna yiyip yediğimiz şeyin muhteşemliğine inanamamıştık Erman’la. Aptal gibi rehberin bizi götürdüğü o restoranı bir daha bulamayıp, öyle tadı damağımızda dönmüştük yurda. O günden beri her deniz mahsullü makarna girişimimiz o tadı aramakla geçer ama maalesef o öyle tatlı bir anı olarak kaldı mazide. Burada yediğimiz de baya baya güzeldi ama bizim çıta Venedikte’ki o sır restoranın makarnası olduğundan yine de 10 üzerinden 8.


Ve eve dönmeden bir kez daha Aşk Çeşmesi. Çünkü Demir bir çizgi filmde Aşk Çeşmesi’ni görmüş, para atıp büyümeyi dileyen bir kedinin kocaman olduğunu izlemişti ve çeşmeyi görüp para atmak ve dilek dilemek istiyordu. Öğlen geldiğimizde uyuduğu için bu kez çocuğumun eline tutuşturup paraları ite kaka insanları bir yer açtım kendisine havuz başında. 
Bir büyük kamyon, bir büyük araba ve babasının mutlu olmasını diledi son parasıyla tatlı çocuğum. 
Ve biz karnımız davul, kalbimiz eriyik, ayaklar haşat evimizin yolunu tuttuk.
Devamı çok yakında, yine burada.