Saturday, October 11, 2014

S.O.S


Demir'e hayranım. Aslında bütün çocuklara hayranım. Kendimi inanılmaz aptal(gerçekten, kafası çalışmayan anlamında), korkak, işe yaramaz hissettiğim 2014 yılının bu acayip Ekim ayında yaşanan hiçbir şeyin gerçekten neden yaşandığını anlayamıyorum. 
Bir çocuk sorsa bana neler oluyor neden oluyor diye, sadece zırvalayabilirim karşısında. Akşam televizyonda izlediğim her şey benim zavallı beynimin kurgulayabileceğinden daha acayip. Ana haber bültenlerindeki insanların bir türlü bu yaptıklarını neden ve nasıl yaptığını anlayamayan malesef "yetişkin" kategorisinde aciz bir insan evladıyım. 
Demir benden daha ne yaptığını bilir görünüyor. Hayattan ne istediği belli. Meme, mama, hu(su), ho(top), mimi(mirket anlamında animal planet kanalını açmam), moo ya da mee(çiftlik hayvanları kitabını okumam) gibi. Ne istemediği belli. Bu tarz benim yarışmasını izlemem(hemen televizyonu kapatıyor), bahçedeki havuza yeterince taş atmadan onu kucaklayıp eve götürmem(kucağımda bir yandan kasılıp bir yandan çırpınarak hareket etmeyi benim için imkansız hale getiriyor) gibi. 
Çok mutsuzum ve mutsuz olmaya hakkım yok. George Orwell bize gelsin, O'na bir kahve yapıp bayramdan kalan çikolatalardan ikram edeyim, bana iyi bişeyler söylesin inanayım istiyorum. Sonra belki uyurum, Demir bacağını üzerime atar. Sabah olduğunda her şey güzel olur. Mutlu bir masal gibi. Bunları yazarken bile kendimi çok salak hissediyorum. Acılar bu hayatın gerçeği, aptal polyannaa nihohahaaa diye gülen bir kalabalık hayal ediyorum. 
Biri bana bir tokat atsın. Ya da aranızda doktor varsa, en azından hastalığımın adını söylesin. 
Bayılazam. 

Tuesday, September 30, 2014

Tebdil-i Mekan






Wednesday, June 11, 2014

Fani güzellikler.


Sezin'in Demir'e yaptığı robot, oğluma vekaleten alınan ilk çiçekler, Emel'in çilekli tartı, babanne bahçesinin dutları. 
Çok acaip, çok çetrefilli, çok karmaşık, çok zor hayatımızın basit ve biricik fani güzellikleri.



Kendimi çokça birinin annesi, birinin karısı ama çok daha az sadece Funda hissederken bir de bugün her sabah kalkıp hazırlanıp, arabama binip, müziği açıp, koridor boyunca insanlara günaydın diyerek, 20 günde bir değiştirdiğim şifremi girip bilgisayarımı açmaktan, bir excel kutusunda bir isim olmaktan, tahta üzerindeki timeline'a check atan olmaktan, para kazanmaktan, sosyal güvenlik kurumuna kayıtlı olmaktan, elimdeki 2 kimlik, bir yemek, iki sağlık sigortası kartından, öğleden sonrası kahvesinden, öğle arası yürüyüşüyünden, kızlar 100 lira gününden, bir "iş" başarmaktan, nerde çalışıyorsunuz sorusuna bir cevabım olması durumundan, sıkışık süreçlerden, paralel işlerden, komik takım arkadaşlarından, haftaiçi hergün 9-6 arası nerde ne yapıyor olacağımı bilmekten, her sabah ve her akşam yüzümü okutmaktan istifa ettim. 
Çok yakında "çok şanslıyım, çok sevdiğim bir işi yapıyorum" insanlarından biri olmayı diliyorum.
Hem kendime, hem size.
 


Tuesday, June 10, 2014

Londra-III


Londra'nın son günü. Güneşi gerçekten görebildiğimiz tek gün. Atlıkarıncaya bindik. Hyde Park'ta emekleyip piknikçilerin yanına giden Demir'in peşinden koştuk. Demir'le öyle eskisi gibi haritada tik ata ata gezilecek yerleri gezemeyeceğimizi sonunda anladığımızdan kendi muhitimizde usul usul, sakin sakin takıldık. Son kez  fish&chips yedik. Önceki gün Jamie's Italin'da yediğimiz yemek için bir kez daha pişman olduk. Demir yan masadaki İngiliz kızları kesti. Tesco'dan çok bayıldığımız Greek yoğurttan son bir kez daha aldık. Notting Hill sokaklarını bir daha gezdik dolaştık. Pinterestte görüp sevdiğim o çiçek cümbüşü mekanı bulduk. Pozumuzu verdik. Adamların bozuklukları bile değerli diye cebimizdeki son bozuklukları da harcadık.Yağmurdu, metroydu mızmızlanmalarımızı unuttuk, iyiydik ya hüznüyle ömrümüzde etmediğimiz kadar teşekkürü 5 günde ettiğimiz Londra'ya veda ettik.

Wednesday, June 4, 2014

Londra-II


Yeni "Demir, ben ve Demir'in bebek arabası" fotoğraflarıyla karşınızdayım. Ahh ah! Eskiden olsa bir bahane bulup gün içinde üç farklı atraksiyonda giymek üzere üç kere kostüm değiştirip sol cepheden bir milyon fotoğraf çektirirdim. Bu kez anne-oğul şurda bir kare hatıra fotoğrafımız olsun bari motivasyonuyla üç beş kare çekebildik.

Londra'da Notting Hill'de kaldık ve bu romantik, bu lüks, bu sevimli muhite bayıldım. Hyde parka yürüyerek gidebildik, cumartesi günü kurulan meşhur pazara bir sokak ötedeydik. Akşam gezmelerinde sadece o muhteşem evlerin arasında yürüyüp Humming Bird Bakery'den bir tane red velvet cupcake alıp ailece paylaşmak bile güzeldi. Hyde Park park değil ormandı ve gerçekten çok çok güzeldi. Aslında şehrin heryeri çılgınca yeşil çılgınca ağaçtı. Bu seyehatin bir rengi varsa o kesinlikle yeşildi. Evler, kapılar, bahçeler, duvarlar sanat eseri gibiydi. Fish&chips nerde yediysek güzeldi. Hatta Pietanic isimli havalı balık yemeği hepsinden daha güzeldi. Sincaplar, çiçekler, çiçekçiler, her yerde koşan ablalar, abiler, bisikletliler hepsi çok çok güzeldi.

Ama Londra metrosu, ah o asansörsüz Londra metrosu bence korkunçtu. Bebek arabası ve bebekle ve sırtımızda bir çantayla Londra'nın kalabalık ve metrelerce aşağı inen metrosuna inmek çok zordu. Zaten metroda da nerdeyse hiç bebekli anne yoktu. Bir tane bebekli anne gördüm hemen sordum tek başına pusetle aşağı nasıl indin diye insanlar yardım ediyor dedi. Mecbur olmadıkça metro kullanmıyormuş. Yaşasın online shoppingmiş. 

İlk bebekli yurtdışı tatilimizden kazasız, belasız ve eksiksiz dönmenin haklı gururunu yaşasamda içimde kalan bir uhde serisi var. Covent Garden sokaklarında aylaklık yapamadım, Oxfort street mağazalarında deliler gibi koşturamadım, akşam yağmur dindikten sonra bir pub a oturup uzun uzun yoldan geçenleri izleyemedim, çiçekçileri gezemedim, National history museum'a gidemedim, bunlar ve daha fazlası hep aklımda Londracım, Demir bir kucaktan insin, Erman bu ilk yurtdışı seyehatimizin araba ve çanta taşımanın belinde ve Demir uyuyacak diye 8'de otele kapanmanın ruhunda yarattığı yaraları unutsun, yine gelicez tamam mı:)