Sunday, December 14, 2014

Kent Ormanı


İnciraltı Kent Ormanı'na daha önce de bir kere gitmiştik. Bu cumartesi artık bisikletli bir aile olduğumuza ve hava da muhteşem olduğuna göre yine gidelim dedik. Demir'i sahildeki bütün taşları denize atmak için çırpınırken bırakıp bisikletime atladım. Sağım solum yeşil, altımda dünyanın en sempatik bisikleti, aralık ayının ortası ve güneş arkadan vurup sırtımı ısıtıyor. İzninizle yine nine gibi konuşacağım ama aşırı mutlu bir andı. Bisikletim, sanki insan üretimi bir araç değil de etraftaki ağaçlar gibi, yeşil otlar, mavi gökler gibi tabiat anaya ait bişeydi ve ben ve sevgili bisikletim o an doğanın huzurunu hiç bozmuyorduk sanki. 
Sonra ormanın bir köşesinde bu muhteşem minik cenneti bulduk. Adını bilmediğim bu çok sonbahar görünümlü ağaçlarla, ilkbaharın gürbüz ve yemyeşil otlarının beraberliği. Olayları biraz abartıp saçmalıyor muyum diye şu an kendime soruyorum. Kusura bakmayın cevabım hayır. O otlar ve o ağaçlar bırakın şu bir paragraflık yazıyı, bir kutlama partisini bile hakediyorlardı.

Umarım bu haftasonu herkes kendine mutlu olacak biraz yeşil biraz sarı bir köşe bulabilmiştir.
Mutlu haftalar!

Monday, December 8, 2014

30

Bir psikiyatristin gizli defteri kitabında yazar mesleğinin ilk yıllarında kendini rol yapıyormuş gibi hissettiğini söylüyordu. Tam 30'umda hayattan beyaz sepetli bir bisiklet, bir limon ağacı, bir kiremit duvar isterken ben de olmadığım biriymişim gibi rol mu yapıyorum acaba diye düşünüyorum. 20li yaşlarımın kayda değer bir zaman dilimini avmlerde benim gibi gözü dönmüş hemcinslerimle omuz omuza cebimdeki parayı harcayacak çok mühim şeyler almak için uğraşırken, şimdi evde meyve ağaçları nasıl yetiştirilir gibi, daha önce aklımın ucundan geçmeyen ve hiç umurumda olmayan bir takım meselelere de  ciddi mesailer harcıyorum. Tabi periyodik olarak her gün zara katalogundan kendime bişeyler seçmekten de vazgeçemiyorum. Hayatımın tam 30'unda, işte böyle iki arada bir derede, ya önümde akan yolun bir sağındaki denize bir solundaki yeşil tepelere bakıp, gördüklerimi öpmek isteyecek kadar histerik, titrek bir nineyim, ya da giydiğim kazağın rengi bisikletin sepetindeki çiçekle uyumlu olmadı diye dudak bükecek kadar atarlı bir ergenim. 
Bisikletimi seviyorum. Peşime köpekler takılacak diye biraz korkuyorum. İlk sürüş için dışarı çıktığımda yağan yağmuru hadi bu seferlik affediyorum.

Tuesday, November 25, 2014

Günlük

07:48 uyandım. 
Dün akşam Demir’i uyutmaya çalışırken uyudum diye. 
09:15 kahvaltı hazırlıkları. Demir bir bacağıma yapışık, illa tezgâhta olup bitene bakacak. Demir’i kucağıma alıp, yumurtaları çırpıp, içine biraz peynir biraz dereotu koyuyorum. Kucağımda oğlum, tek elle neler yapabiliyorum diye aklımdan geçirip bir an bunu övünülecek bir şey sanıyorum. Demir kucağımda, omleti çeviriyorum. Omletin iki lokmasını Demir, kalanını ben yiyorum. Kahvaltı masasında camdaki yansımamı görüp, göbeğimi içime çekip, sırtımı dikleştiriyorum. Hava güzel dışarı çıkıyoruz. Demir parkta mavi salıncağı seçip oturuyor. Havuza taş atmak için yerden taş topluyor. “Hadi oğlum” diyorum. “Hadi”yi Demir’e dediğim anda pişman oluyorum. Bırak çocuk dokunsun toprağa, etrafı incelesin falan filan bir gürültü kafamda. Uyku vaktine yakın eve dönüp meyve saati yapıyoruz. Demir’in önüne kitabı açıp, o gün menüdeki meyvelerden kitaptaki hayvanları seslendirirken Demir’in ağzında sokuşturuyorum. Çocuğunuza yemek yedirirken başka şeylerle oyalamayın bıdıbıdı sesleri bu sefer kafamın içinde. 
12:30 çocuğum uyudu. Panik halindeyim. Uyanmadan yemek hazır olsun, çamaşırları kaldırayım, makinayı boşaltayım, televizyonu açıp biraz insan göreyim, kitap almıştım yeni, kahve içesim var, oydu buydu saat 14:00. 
Telsizde bir yoklama sesi. 
Anyeee! 
Öpüşme, koklaşma, sarılma. Biraz araba, biraz boyama. Acıktık, yemek yiyelim. Yedik. Mama sandalyesini silip, yere dökülenleri toplayıp, kirlileri makinaya yerleştirip, Demir’i yapıştığı bacağımdan silkeliyorum. Koltuğa atıp kendimi biraz blog geziyorum. Günlük bakım ritüelim diye bir yazı. Ben yazsam ne yazarım diye düşünüyorum, bir gülme alıyor beni. Yerdeki, Demir’in arkasıyla dişini kaşıdığı diş fırçamı alıp banyoya gidip, dişlerimi fırçalıyorum. 
Sonra yine park, sonra yine ev, Demir’i oyunmuş gibi dahil etmeye ve kendimden uzak tutmaya çalışarak biraz spor yapıyorum aldatmacası. Akşama yemek gerek. Babacık geldi gelicek, hadi pencereden bakalım oğlum. 
Yemek, oyun, uyku öncesi Demir çoşkusu, çoşku sonrası Demir ağlaması. 
Ve yatak. 
Merhaba yatak, canım benim. 
Ninni 1, ninni 2. 
Bu kez uyumayacağım, kalkıp saçıma maske yapacağım, uyumayacağım. Uyuma, uyuma, uyu, uyu, uyu zzZZZzzzzZZZZZzzzZzzZzzzzzzz.


Wednesday, November 12, 2014

Kasım'ın 8'i

Ege'nin sonbaharına, kışına gelecek yaza kadar hayret edip duracağım sanırım. Geçen cumartesi hava muhteşemdi. Demir'in hasta olmayacağından emin olsak kesin denize girmiştik. Ankara'da yıllardır mevsim yazdan kışa atladı ve ben geçen kış sisten, karanlıktan, soğuktan dolayı Demir'le eve hapsolmaktan çok mutsuzdum. 
Bu sonbahar üzerimize birer ince ceket alıp günde iki defa park mesaisi yapabilmek ikimize de çok iyi geldi. 
Güzel havaların mutlulukla kesin bir alakası var!

Saturday, November 1, 2014

3 gün

  
 Bu hayatta çok ama çok sevdiğiniz iki arkadaşınızın evli olmasından ve onların siz kendinizi yalnız hissetmeyin diye ilk fırsatta(gerçekten ilk fırsatta) atlayıp yanınıza gelmelerinden daha iyi ne olabilir? 
3 gün boyunca hiç ses çıkarmadan ve hatta mutlulukla 1.5 yaşındaki, gününün yarısını kovalamacalı saklambaç oynayan ve diğer yarısında da aynı kitaptaki 100 hayvanı sizden defalarca canlandırmanızı isteyen oğlunuza gönüllü ve tam zamanlı bakıcılık yapmaları(kıh kıh kıhhh). 
Son zamanların en muhteşem 3 günüydü. Tüm insanlığa ve Demir'e çok seveceği, çok güveneceği, tartışıp on dakika sonra kucaklaşacağı, çocuğunu kucağında gördüğünde nineler gibi duygusallaşıp gizlice ağlayacağı, kahvaltıda bal yemedi diye mızırdanacağı, daha ayrılmadan bir sonraki buluşmayı planlayacağı, çok ama çok seveceği, kucağına alıp havalara uçurmak isteyeceği arkadaşlar dilerim.
İtirazı olan yoksa dağılabiliriz.